İnsani Değerler Platformu

Anasayfa Hakkımızda Kampanyalar Faaliyetler Fotoğraflar Makaleler İletişim

İ n s a n    İ ç i n   D e ğ e r

Ayın Kampanyası

Askıya Alınmış Vicdanlar

 “Kanun olmadığında bile,
 vicdan vardı!”
 Syrusise

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çevremizdeki insanların etkileriyle yoğrulup, şekilleniyoruz. Öyle ki bebeklikte anne ve babamızın ilgisi ve bakımı sayesinde büyüyüp, besleniyoruz. Sonrasında da hayatımıza giren öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın ve dostlarımızın bizlerde bıraktığı izlerle birlikte kimliğimizi bulup, ortaya koyuyoruz.

Bu yaşam süreci içerisinde kısmen doğuştan getirdiğimiz kısmen de çevremiz sayesinde geliştirdiğimiz ve güçlendirdiğimiz merhamet, ahlak, vicdan gibi bazı anlamlar ve duygular üzerine dair fikirlerimiz oluşuyor. Şüphesiz kavramlar üzerine en büyük ilerlemeyi ve yolu da çocukluk dönemlerinde kat ediyoruz. Yani her şeyin kayıt altına alındığı, gözlemlenerek öğrenildiği ve içselleştirildiği dönemlerde.

İşte tam da bu sebeple ebeveynlerin öncelikli vazifeleri haline geliyor çocuklarına bu tür kavramları anlatma görevi. Yardımseverliği, merhametli olmayı ve ahlakı ama en başta da vicdan sahibi olabilmeyi öğretmek istiyor, bunun için uğraşıyorlar. Önemli bir soru ortaya çıkıyor bu aşamada:

Peki çocuğunuza vicdanlı bir insan olmayı nasıl anlatırsınız?

Çocuğu polis memuru gibi sürekli denetlemek, doğru ya da yanlışlarını takip etmek, gerektiğinde caydırma maksadıyla ceza vermek ya da iyi davranışlarını teşvik etmek için ödüllendirmek, ikazlarda bulunmak gibi daha sayamadığımız bir sürü yol akıllara gelirken ve herkes bu sorunun cevabını, formülünü ararken benimse aklıma tek bir kısa cevap geliyor:

Ne yazık ki çocuğunuza vicdan kavramını anlatamazsınız.

Evet, anlatamazsınız çünkü vicdan kısa bir sürede anlatılarak öğretilebilecek kadar basit ve kolay bir kavram değildir. Terim olarak; “iyi ve kötüyü ayırt etme becerisi” olarak tanımlanan vicdan, ancak uygulamalı olarak yani bizzat davranışlarla gösterilerek kazandırılabilir. Çocuğun doğuştan getirdiği “iyi olma” özelliğini zedelemeden, aksine kendi sergilediğimiz doğru davranışlar sayesinde onlara örnek olup, hislerini daha da güçlendirerek aşılayabiliriz vicdanlı olmayı. Çünkü çocuklar duyduklarını değil; gördüklerini, bizzat şahit oldukları davranışları uygular ve taklit eder. Çevrelerindeki yetişkinleri örnek alır, onlar gibi davranır.

İşte bu sebeple vicdanlı çocuklar yetiştirebilmek için öncelikle kendi vicdanlarımızı devreye sokup, sonra da toplumdaki vicdanı aktif hale getirmeliyiz. İşinde ailesi için severek çalışan babanın, evde çocukları için keyifle uğraşan annenin, kendisine ödevlerinde yardımcı olan ablanın-abinin, halini hatrını soran komşunun, okulda merhametini hissettiren öğretmenin, yardımsever dostların olduğu temiz ve sıcak bir atmosferde öğrenilebilir vicdan.

Yoksa aksi bir ortamda yani hayvanlara zarar veren, kendi çıkarları için yalan söyleyen veyahut verdiği sözü tutmayan, bir çocuğun başını dahi okşamayan, yaşlıları istemeyen, komşusundan ve akrabalarından bihaber yaşayan ve kimseye bir hayrı dokunmayan, sırf kendisini düşünen, “boşver, bize ne” diyip geçen bencil insanların olduğu; sürekli haberlerde bile hırsızlığın, iftiranın, yalanın, sahteciliğin, dolandırıcılığın, cinayetlerin telaffuz edildiği ve söylemlerde argonun tavan yaptığı, üslubun kalmadığı bir hayatta çocuklara vicdanın öğretilmesinden nasıl bahsedebiliriz ki?!

Sizce de öyle değil mi?!

Psk. Narin CANGİR


YETİŞ MERHAMET

Bu gün insanlık, tarihinin en büyük krizini yaşıyor.Şuna inanmak gerek ki, ne ekonomik, ne siyasi, ne de iktisadi bir kriz değildir yaşananlar. Bu gün dünyayı sallayan, taşlaşmış yüreklerin insanlığı sürüklediği son noktadır. Merhamet krizi…

Hangisi daha büyük felaket? Avrupa’nın içine düştüğü ve Yunanistan’la sembolleşen ekonomik çöküş mü, Afrika’da insanların açlıktan ölmeleri ya da iç savaşlarda birbirlerini katlet(tiril)meleri mi, İsrail’in misket bombalarıyla yurtlarını işgal ettikleri Filistin halkına uyguladıkları vahşi saldırılar mı, Keşmir’de, Mora’da, Doğu Türkistan’da, daha dün Bosna’da uygulanan etnik ve dini soykırımlar mı daha büyük fecaat? Yoksa alın teri ile kazanılanı kolayca cebe indirme peşinde koşan haramzadelerin ya da belki de çaresizlik mahkumubebeğini sokaklara terkeden annenin hali mi daha vahim? Yok canım hiç biri değil, tabi ki cinnet geçiren bir babanın önce karısını sonrada çocuklarını sırayla öldürmesi elbette diyeceksiniz belki de…Evetevet sizi de duydum; haklısınız, koca dayağından hastanelik olmuş o zavallı kadınları da unutmamak gerek. Ya! Tabi bir de önce aracıyla yayaya çarpan ve ne yazık ki çarptığı İNSAN yerde can çekişirken, gaza basıp kayıplara karışanları da hatırlamak lazım.

Yetiş merhamet!..

Ah şu tabiatın dili olsa da bir konuşsa…İnsanın insana yaptıkları yetmezmiş gibi, hayvanlara, bitkilere ve ekolojik sisteme de yetti merhametsizliğimiz. Daha çok teknoloji, daha çok kazanç, daha çok tüketim ve savurganlık sonunda ne delinmedik ozon tabakası bıraktı gök yüzünde nede yeryüzünde tabii sağlıklı sebze ve meyve. Artık hormonlu ve genetiği bozulmuş GDO lugıdaları yemeğe mahkûm olduk. Nesli de ekini de harap etik. Şimdi en büyük düşmanımız kanser oldu. Şehirlerin akciğerleriydi onlar…Ormanlar…Daha fazla konut dedik, yavaş yavaş yok ettik. Belki şimdi daha lüks ve daha havalı(!) evlerimiz var,yeşilden ve oksijenden uzak. Gök yüzüne uzanan evler, kat kat, komşuluktan uzak. Eskinin dar sokaklarında ve bahçeli müstakil evlerinde, annelerimizin hasta komşuya gönderdikleri bir tas sıcak çorbanın üzerinde tüten, merhamet dumanıydı. Düğünü olacak komşu kızına birlikte çeyiz hazırlanır, düğününe maaile katılırdık, tüm mahalle… Merhametle elinden tutulurdu mahallenin fakirinin. Ramazan sonlarında çocukları giydirilir, fitre ve zekatlar zarifçe ulaştırılır, çifte bayram yaptırılırdı garibe… Merhametle… Tıpkı “Merhamet Medeniyeti” nde olduğu gibi. Sadaka taşları… Zenginin merhametle koyduğunu, fakir iffetlice, ihtiyacı kadarını alır, gerisini o da merhametle diğer yoksullara bırakırdı.

Yetim, merhamet dolu yüreklerimizin taşan son damlasıydı. Ellerimiz onun cennet kokan saçlarında gezinirdi usulca. Mahzun bakan gözlerinden süzülen yetim göz yaşları kor olur, yere değil yüreklerimize düşerdi. Rikkat kesilir, duygularımız alabildiğine incelirdi ve merhamet bulutu olur, yağardık yetimin üstüne, sağanak sağanak…

Şimdi dünya yetim doldu, savaş (işgal) yetimleri… Her akşam misafir oluyorlar evlerimize ufacık bir ekran ardından. Hem öyle değil, kolsuz bacaksız, kan revan içinde…Dünyaya mahzun, çaresiz bir edayla, yürekleri delercesine bakan. O kadar çoklar ve o kadar sık misafirimiz oluyorlar ki; yüreklerimizi çıkardık ve taş bağladık yerine, vicdanımızın çığlığını bastırmak için.

Yetiş merhamet!..

Umutsuzluk bulutları üstümüzde dolaşsa da, esince rahmet rüzgarı, çaresiz dağılır gider…Bir şemsiye olur, açılır yolda yatan kazazedenin üzerine, yağmura karşı, kazaya sebep olan kaçıp gitse de… Evet! yine aynı ekran, ümidin tükenmediğini haykıran güzel kareler sunuyor bize. Tıpkı o kadın gibi… Yerde otomobilin çarptığı bir adam, başında ise onu sicim gibi yağan yağmurdan açtığı şemsiye ile korumaya çalışan bir kadın, sağlık ekibini bekliyor… Ancak ortada ne kazayı yapan araç ne de sürücüsü görünüyor!

Yetiş merhamet!..

İlahi nefhadan en büyük paysın sen bize hediye edilen. O, mutlak rahmetin ufacık bir cüzüdür bir annenin yavrusuna yönelişinde tecessüm eden…Es rahmet rüzgarı, es üstümüze, bu gün kurumuş yüreklerimize. Bırak rahmet yağmurlarını, yeniden dirilt “Rahmet Medeniyeti”ni…

Yetiş merhamet, yetiş rahmet!...

06/03/12
BAHRİYE SOLTAN

İNSANLIK VİCDANI ÖLÜYOR MU?

İnsanlık tarihinin sayısız kara gün ve sayfalarla dolu akışı, ne yazık ki bu gün de yeni kara gün ve sayfalar eklenerek devam ediyor.

Ne yaratılmışların en şereflisi olması, ne koskoca bir dünyanın emrine musahhar kılınması ne de akli melekeleriyle kuşların mekanı gökleri, balıkların mekanı denizleri kendisine baş eğdirmiş olması onun en büyük meziyeti olan insani özellikleriyle mücehhez bir varlık olarak kalmasına yetmedi maalesef. Ulaştığı teknolojik imkanlar sayesinde her geçen gün cennet konforuna ulaşmak için yepyeni icatlar ortaya koyan insanoğlu, bir yandan da dünyasını cehenneme çevirecek kadar gözü dönmüş bir vahşi halinde bu gün. Öyle ki yırtıcılıkta hayvanları dahi geride bıraktı… Zira en vahşi bildiğimiz hayvan dahi sadece karnını doyuracak kadarı ile iktifa eder ve o andan sonra etrafında pek çok av bulunsa dahi bir tanesine bile dokunmaz.

Son aylarda ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi sıkıntılı günler yaşıyor. Yakın tarih içinde sırtına çöreklenen diktatör ve diktatörlüklerden kurtulma çabası içinde pek çok sıkıntı ve acıyla yüzleşiyor. Henüz bir bölgenin dramı bitmeden, onlar için akıttığımız gözyaşlarımızın izi yanaklarımızda kaybolmadan bir başka bölgeden gelen acı haberlerle sarsılıyoruz. Son olarak Mısır’da halkın seçtiği meşru cumhur başkanının darbeyle görevinden alınmasına tepki gösteren binlerce savunmasız-silahsız göstericinin üzerine, hedef gözeterek keskin nişancıların ateş etmesiyle meydana gelen katliamın infiali üzerimizdeyken, ardından Suriye rejiminin kendi halkına kimyasal silah kullanarak giriştiği o korkunç kıyım içimizi tekrar yaktı kavurdu. Çoğunluğu çocuk ve bebeklerden oluşan o masumların kimyasal zehirle nasıl çırpınarak can verdiğini tüm dünya,- insanlığın ulaştığı teknolojik imkan sayesinde- neredeyse saniyesi saniyesine izledi.

Şimdi artık şu soruların sorulma vakti: Ey İnsanlık!

Geliştirdiğin teknoloji, senin içinden çıkan zalim ve zorbaların elinde savunmasız, güçsüz mazlumları hunharca katledecek bir silaha dönüşüyor ve sen buna sadece seyirci kalıyorsan,

Geliştirdiğin teknoloji mertçe savaş imkanlarını yok etmiş ve savaşı masumların katledildiği bir kıyım haline dönüştürmüş ve sen de buna rıza gösteriyorsan,

Geliştirdiğin teknoloji bu zalimlerin zulümlerini naklen yayın imkanına çevirmiş ve sen de bunu kayıtsız izliyorsan,

Öldürülen masumlar bizim dünya görüşümüzden, bizim dinimizden, bizim mezhebimizden değil diyor ve ötekileştirdiklerinin katli vicdanına dokunmuyorsa,

Terörizmi bahane ederek kendi terörlerini örtbas etmeye çalışan güçler, masumların katlini bu sebeple meşrulaştırılıyor ve sen de bu hikayelere aldanıyorsan…

Eğer durum buysa ey İNSANLIK! Artık teknolojin ve ideolojilerinle beraber batacağın günü bekle… Belli ki adalet ve ihsanı terk ederken aslında insanlığını da terk etmişsin. Şimdi insanlık, sahibinden soyunmuş bir elbise… Dolaşıyor avare… Artık bırak! Yırtıcı kuşlar dolaşsın semalarında… Şahmeranlar kıvrılsın tahtına… Timsah gözyaşlarını saklama timsahlardan… Belki onlar akıtır gerçek gözyaşlarını. Kedi fareyle uğraşmayı, inatçı keçiler toslaşmayı bıraksın… Baykuş sedalı karanlık gece uzun, horozlar ötmesin gün aydınlanıyor diye… Belki duyar, insanlığa insanlığını bağırsın… Develer yüklensin hörgücüne, insan vicdanının yüklenemediğini ve çöksün çöl kumuna ayakları gömülsün… İnsanlık, libasını hayvanata giydirsin. Belki o vakit utanır nasırlaşan yürekler…

Bu gün yaşananlar tarihi bir sınav… Öteden beri sürüp gelen… Her seferinde bir öncekini unutarak, “bundan daha fazla vahşet olamaz” dediğimiz… Mazlumdan ya da zalimden yana olma sınavı… Ama asıl mesele de burada galiba... Öyle bir dezenformasyon var ki, akla kara bir süre sonra karışıveriyor. İşte bu da bir başka açıdan imtihan... Bu durumda olayları doğru okuyabilecek bir ferasete ihtiyacımız var. Bu feraseti bulabileceğimiz yegane menba ise insanlığın vicdanında saklı.

09/10/2013
BAHRİYE SOLTAN 

DİNDAR BİR NESİL YETİŞTİRMEK

Başbakan Erdoğan’ın “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” ifadesi medya da konuşulmaya devam ediyor. Bir kültür ve eğitim politikasının simgesi olabilecek bu söz, günlük politik tartışmaların bir parçası haline geldi. Günlük politik söylemlerle ilgili şimdiye kadar yazmadım, ama “dindar nesil” konusunda düşündüklerimi paylaşmam gerektiğini düşündüm, sorumluluk hissettim.

Kime “dindar” denir? Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde, “dindar” sözcüğünün karşılığı olarak, Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı (kimse), mütedeyyin, karşılığı verilmiştir. Ben bir birey olarak kendimi dindar görmüyorum, ama manevi yaşamımı çok, ama çok önemsiyorum. Dindar olmayan insan manevi yaşamı önemseyebilir mi? Evet, önemseyebilir. Diğer yandan kendisine “dindar” diyen biri manevi yaşamını geliştirememiş de olabilir. Yani manevi yaşam ve dindarlık aynı şeyler değil.

Türkçe’de manevi yaşam ve dindarlık kavramları birbiri yerine kullanılabilmektedir. Neden böyle olduğunu anlayabiliyorum, çünkü şu ana kadar düşünsel tarihimizde bu iki kavramı belirgin şekilde ayırt edecek bir sohbet olmadı. (“Neden sohbet içine girmedik?” konusunda kendimce hipotezlerim var, ama burası bu konunun tartışma yeri değil. O nedenle yazıma devam ediyorum.)

Dindar bir nesil yetiştireceğiz, sözü, manevi değerlere önem veren bir nesil yetiştireceğiz anlamında kullanılmış olabilir. Bu şekilde birinin diğerinin yerine kullanıldığına hem yazılı dilde hem de günlük konuşma dilinde sık sık tanık oldum.

Bildiğim ve kullandığım yabancı dil İngilizce. O nedenle başka dillerde nasıl bilemiyorum, ama İngilizce konuşuyor olsaydık, Başbakan’ın ne demek istediğiyle ilgili belirsizlikler daha çabuk ortadan kalkardı. İngilizcede manevi yaşam karşılığı “spitirual” kelimesi kullanılırken, dindar karşılığı “religious” kelimesi kullanılır.

İngilizce konuşuyor olsaydım şu tür cümleleri kullanabilirdim ve Amerikan kültürü içinde hiç tuhaf kaçmazdı: (Bu noktada okurlarımdan bir konuda özür dilemek istiyorum: “Amerikan kültüründen söz etmeden Türkiye’de olan bitenleri konuşamaz mıyız? Neden hep Amerikan kültüründen söz etmek ve örnek vermek zorunda hissediyorsunuz kendinizi? Zaten Amerikancı olduğunuzla ilgili bir izlenim var, bu izlenim daha da pekişiyor!” diyen okurlarım var. Hiç İngilizce örnek vermeden, hiç Amerika’dan söz etmeden yazabileceğimi biliyorum. Ve bunu da denedim. Sonra şu soruyu sordum: Hangisi anlatmak istediğim konuyu açık seçik olarak anlatabilmek olanağı verdi? Verilerle konuşmak, karşılaştırma yaparak anlatmak bana daha etkili bir yol olarak gözüktü. O nedenle bu şekilde yazdım. Rahatsız olanlardan özür dilerim.)

İnsanlar dindarlaştıkça manevi yaşama verdikleri önem azalıyor.

(As people become more religious they become less spiritual.)

Çok dindar biri ama manevi yaşamı zayıf.

(He has strong religious convictions but he is not spiritual)

Kişinin diğer canlılara duyduğu sorumluluk duygusunun temelinde onun dini inançları değil, manevi değerleri yatar.

(A person’s sense of responsibility for all the living things is rooted in one’s spiritual values rather than in religious convictions.)

Maneviyat barışa dindarlık savaşa götürür.

(Spirituality leads to peace religious convictions to war.)

Neden tuhaf kaçmazdı? Çünkü kültürün anlayış sistemi içinde bu iki olgu, birbiriyle ilişkili olabildikleri gibi, birbirinden farklı olarak da yaşayabilirler, var olabilirler. Ne var ki, konuştuğumuz dil ve içinde yaşadığımız kültür bu iki kavramı açık seçik ayırt etmediği için Türkçe söylem içinde bu cümleler tuhaf ve çelişkili görünebilir.

Bir insan dini yaşamından hareketle güçlü bir manevi yaşamın temelini atabilir; ama atmayabilir de. Manevi yaşamın temelini oluşturan saygı, sevgi, şefkat, empati, hakkaniyet, affetmek, anlamak, yardım etmek, hizmet etmek gibi ana değerleri geliştirmiş olduğu gibi, tamamıyla bu değerlerden uzak kalmış da olabilir. Belirli bir dini inanca sahip olmayan, ama bilimsel çalışmalar, felsefi tartışmalar ya da edebiyat yoluyla, ya da doğadaki gözlemleriyle manevi yaşamını güçlendirmiş insanlar da olabilir. Ben bunlardan birçoğu ile tanıştım.

Manevi yaşamın temelinde kişinin tamamıyla kendi vicdanına, kendi gözüne, kendi özüne hesap verme sorumluluğu yatar. Kendi özüne “doğru” bildiği değerler çerçevesinde hesap verir durumda olması yatar. Daha önce değindiğim gibi bu değerler dinden gelebilir, ya da din dışı temellerden de gelebilir.

Manevi yaşamın özünde kişinin büyük resim içinde yaşatmak istediği değerler bilinci yatar.

Eğer Başbakan dindar bir nesil yetiştirmekten söz ederken, “değerler bilinci yüksek, manevi yaşamın önemini kavramış bir nesil yetişmesini istiyoruz,” diyorsa, kendisini destekliyorum. Hem de hararetle destekliyorum. Manevi değerleri güçlü nesil nasıl yetişir, ayrı bir tartışma konusu. O konuyla ilgili tartışma hakkımı saklı tutarak, bu cümlenin arkasındaki niyeti önemli görüyor ve destekliyorum.

Niçin destekliyorum?

Çünkü değerler bilinci yoksun bir eğitim sistemimiz var ve bu gidişi çok, ama çok tehlikeli buluyorum.

Amerika’da üniversite ortamında öğretim üyesi olarak bulundum ve eğitim düzeyi artıkça Amerikalının değerler bilincinin genellikle daha yüksek olduğunu gözlemledim. Eğitim kurumlarının kültürlerinin temelinde yaşayan değerler var. Sorumluluk duygusu, gönülden ilgi göstermek, kişisel bütünlük, güvenilir bir insan olmak (being responsible, caring, integrity, trust) bunlardan bazıları. Bu değerler eğitim kurumlarında öğretmenlerin, profesörlerin, yöneticilerin davranışlarında yaşıyor. Nasıl ki hiç dil dersi vermeden çocuk içinde yetiştiği ortamın dilini konuşur hale geliyorsa, eğitim kurumlarında yaşayan değerler, o okullardan okuyanların yaşamında zamanla yer alıyor, yerleşiyor.

Türkiye’de tarihi koşulların çerçevesinde değerler bilincinin kaynağı, doğal olarak din alınmış ve bu din kaynaklı değerler zamanla çağımızda şu iki faktörün etkisi altında erozyona uğramış durumda: 1- şehirleşme, 2- eğitim.

Türkiye’de ben, saf köylüye daha çok güvenirim; çünkü onda “helal,” “haram,” “hak” kavramları vardır. Şehirlide bu kavramlar zayıflamıştır ve çağdaş Türk eğitiminden geçmiş çoğu insan için bu kavramlar, saflığın, bönlüğün, kafası çalışmamanın simgeleri haline gelmiştir.

Açık seçik söylüyorum: ben eğitilmiş Türk insanına güvenmekte çok zorluk çekiyorum. Büyük ego, kendinden başka kimseyi düşünmeme, insafsızlık, hak yeme, empati yokluğu eğitim düzeyi artıkça daha yaygın hale gelmektedir.

Taksiden indim; şoföre yirmi lira verdim. Bana beş lira geri verdi. Taksimetre 17.50 TL yazmıştı. Şoföre taksimetreyi gösterdim. Bozuğum yok, dedi. Acelem vardı, dışarı çıkarken, kalsın, dedim. “Al Abi” diye ısrar etti. “Kalsın, kalsın,” dedim. “Helal et,” dedi. Acele ederken, yarım ağız, “Helal olsun” dedim. Sert ama kibar bir sesle, “Abi, gönülden helal et,” dedi. O zaman ben de jeton düştü. Durdum, yüzüne baktım, kendisinden özür diledim, acelem olduğu için böyle konuştuğumu söyledim. “Helali hoş olsun, lütfen kabul et, kardeşim,” dedim. “Sağol,” dedi ve gitti.

Bu olayı seminerlerde anlatıyorum ve şu soruyu soruyorum: “Bu şoför üniversite mezunu biri olsaydı, “gönülden helal et,” konusunda bu kadar ısrarcı olur muydu? Seminere katılanlardan çok azı üniversite mezununun böyle davranacağını tahmin ediyor; büyük bir çoğunluk benim gibi düşünüyor. Biz eğittikçe öğrencilerimizde “helal,” “haram,” “hak” kavramları kayboluyor.

Eğer Başbakan dindar bir nesil yetiştirmekten söz ederken “din bilgisi, din kültürü yüksek, dini ibadetini aksatmayan bir nesil” yetiştirmekten söz ediyorsa ki hemen hemen tüm eleştiriler bu anlamda yapılmıştı, o zaman eleştirilere katılırım. Din bilgisi, din kültürü benim yukarıda sözünü ettiğim manevi değerler boşluğunu doldurmaz; aksine, dini bilginin, ibadetin, o değerlerin yerine geçtiği gibi bir yanlış izlenimi beslemeye devam eder ve böylece şimdi yaşamakta olduğumuz sorunu daha da derinleştirir.

Ben Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın manevi değerleri olan ve bu manevi değerlere önem veren bir insan olduğu izlenimini taşıyorum. O nedenle ikinci türden bir yorumu rahatlıkla yapamıyorum.

Evet, siz okurlarımla bu düşüncelerimi paylaşmam gerektiğini düşündüm. Yazdım ve şimdi daha iyi hissediyorum.

Doğan Cüceloğlu (12.02.2012)

Kaynak: http://www.dogancuceloglu.net/yazilar/795-dindar-bir-nesil-yetistirmek


DEĞER KAVRAMI VE KAYNAĞI

Değer: Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık.(T.D.K) Değer: Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, öğretmede öncelikli olduğunu tespit etmede, insanlığa rehberlik edecek ilkeler ve asıllardır. Değer kavramı insana özeldir. Söz ve davranışların doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü şeklinde tanımlanmasını sağlayan temel etken değer anlayışıdır. Bu açıdan güzel-çirkin denildiğinde sanatsal değer ölçüleri, iyi-kötü dediğimizde ahlaki değer ölçüleri, helal-haram denildiğinde de dini değer ölçüleri ön plana çıkar. Bir milleti bir arada tutan bayrak, sancak, tarihsel geçmiş ve zaferler, milli değerler olarak isimlendirilir. Değer ölçülerine göre “değerli” bulunan söz, eylem, davranışlar veya somut varlıklardan her biri “değer” olarak kabul edilir. Değer: Bir toplumda benimsenmiş ve yaşatılmakta olan her türlü duyuş, düşünüş, davranış, kural ve kıymettir. Değerlerin toplamı kültürü oluşturur.

Kültür, anlam olarak çok boyutlu bir kavramdır. Kültürü kısaca şöyle tanımlayabiliriz: Kültür, toplumların her alandaki kazanımları ve bunların semboller yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılması sonucu oluşan değerler bütünüdür. Kültür, açık ya da gizli davranış kalıplarından oluşabilir. Tarihî bir süreç içinde oluştuğundan geleneksel düşünceler ve buna dair değerler kültürün temelini oluşturur. (Kültür unsurlarının kurumsallaşması medeniyeti ortaya çıkarır.)

Değerler bir toplumun kimliğidir. Toplumun sosyal alışkanlıklarının tüm göstergeleri bu kimlikte yer alır. Toplumda yaşayan insan bireyleri, ne kadar farklı davranış biçimleri ortaya koyarlarsa koysunlar, üyesi olduğu toplumun mayasını taşıdıklarından kendilerini mutlaka ele verirler. Bu açıdan kendi değerlerimizi mutlaka iyi anlamalı, iyi değerlendirmeliyiz. Değerlerin iyi anlaşılması, toplumun geleceğe güvenle bakması ve sosyal hastalıklardan uzak durması için mutlaka gereklidir. Değerler uzun asırlar boyunca oluşur, canlıdır, ona sürekli bir şeyler eklenir ve bir şeyler sürekli ondan kopar. Ancak bu değişim ve gelişim normal süreç içinde çok yavaştır. Hızlandığı veya yapay olarak hızlandırılmaya çalışıldığı dönemlerde ise bu süreç sancılı olup sosyal düzensizliklere, kargaşa ve anarşiye sebep olur.

DEĞERLERİN OLUŞUM KAYNAKLARI/ÖLÇÜTLERİ

Toplumlar değer ölçüleri olmaksızın kurulamaz. Uzun yıllar süresince oluşan değerler, ahlak için de ölçüt oluşturur. Doğru, yanlış, iyi kötü, uygun, uygunsuz iş ve davranışlar ahlak ölçütüne göre belirlenir. Değerin/ Ahlakın kaynağı ise birçok felsefi akım tarafından tartışılmıştır.

İdealistler: Evrende süreklilik hakim, değerlerde değişmez ilkelerdir.

Realistler:(Benzer şekilde)Evren yasalarının değişmezliği gerçeğinden hareketle, temel insani değerlerin değişmeyeceğini iddia ederler.

Pragmatistler: İdealist ve realistlerin aksine değerlerin zamana yere ve durumlara bağlı olduğunu savunurlar. İnsanların ilerlemesine/gelişmesine katkı, yapan şeyler değerli, gelişimini engelleyen şeyler ise değersizdir

.

Günümüz insanının değer/ahlak anlayışını pragmatist felsefe yönlendirmiştir. Bu bakış açısı ise, tüm değerleri göreceli/tartışılabilir hale getirdiğinden, arzu ve isteklerin motive ettiği haz odaklı insan tipini üretmiştir.

DEĞERLERİN /AHLAKIN KAYNAĞI DİN

İlahi dinler, değerlerin/ ahlakın en önemli kaynaklarından biridir. Allah, insanlara değer yargılarını oluşturmaları için peygamberler ve ilahi kitaplarla kılavuzluk etmiştir. İnsanlar, peygamber ve ilahi kitapların rehberliğinde toplum olarak ahlak kuralları oluştururlar.

Din ile ahlak arasındaki bu ilişki biçimini süt ile maya ilişkisiyle açıklayabiliriz. Allah’ın gönderdiği vahiy, toplumu mayalar ve onu zamanla dönüştürür.

Din Ahlakın Koruyucusudur

Din, toplumdaki ahlaki değer yargılarının koruyucusudur. Din sayesinde değer ölçütleri kuşaktan kuşağa taşınır; kısa zamanda ortadan kaybolup gitmesine engel olur.

Sağlıklı din, ahlak ölçütlerini yeniler

Sağlıklı dinin öz kaynaklarında, kendini yenileyen dinamikler vardır. Toplum veya gelenek tarafından bozulan taraflar, bu dinamikler tarafından tamir edilir; onu aslına döndürür. Dinin bozulan taraflarının yenilenmesi demek, ahlaki değer yargılarının da yenilenmesi demektir.

Dinsiz ahlak olabilir mi? Bir grup insan aksini iddia etse de din olmaksızın ahlak olmaz. Hiçbir dine inanmadıklarını söyleyen insanlar, dindar toplumların ürettikleri ahlak kalıplarını kullanmak mecburiyetinde kalmaktadırlar. İnsan, küçük yaşlardan itibaren, toplumun değer yargılarıyla kuşatılır. Doğru, yanlış, temiz, kirli, terbiyeli, terbiyesiz, sevap, günah, iyi, kötü gibi kavramlar, insanın yaşamında yönlendirici rol oynar. İnsanın karakter gelişimi, değerlerin etkisine göre şekillenir.

Dini ve ahlaki değerler, insan kişiliğine iyiliksever, büyüklerine saygılı, adaletli, hoşgörülü, arkadaşını kendine tercih eden, doğru ve dürüst bir yapı kazandırmaya çalışır. Allah inancı, insan bilincini, evreni yaratan bilince bağlar; böylece benlik, başıboşluktan kurtulmuş olur. Ahiret inancı insana sorumluluk bilinci kazandırır; böylece insan, bilinçli hareket eden bir kişiliğe sahip olur.

Her ibadetin insan karakterine kattığı olumlu bir etki vardır. Oruç tutmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi aksatmayanlar, zaman içinde yardımsever, iyi bir karaktere sahip olurlar.

Dini ve ahlaki değerlerin toplum gözünde kıymetini yitirmesi, insanların kötü ve zararlı kişilikler kazanmasına yol açar. Yalnızca kazanmayı ön plana çıkaran piyasa koşulları, insanlara, zayıf ve güçsüzlere yaşam alanı tanımayan, acımasız bir kişilik kazandırır. İnsanlığın bu tür olumsuz kişilik özelliklerini aşarak, kaybettiği erdemleri yakalaması, yüksek değerlerle temas kurmasıyla mümkündür. İnsanın içindeki (varoluşundaki) iyilik ve güzellik potansiyelini açığa çıkararak doğru niyet-düşünce ve davranışa motive eden ve sürekliliğini temin eden hakikat ise, değişmez evrensel değerlerin kaynağı olan DİN’dir.

KAYNAKLAR: Değerler Eğitimi Dergisi 1.Sayı (Ensar Neşriyat) 
Dr. Adil KUZUDİŞLİ (İnternet değer kavramı) 

EĞİTİMCİ İMRAN BOZTAŞ